Ana içeriğe atla

TÜRKİYE CUMHURİYETİ LAİK Mİ?

 

Sorunun cevabı kağıt üstün de evet, Türkiye Cumhuriyeti devleti laiktir olacak. 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasada yer alan Laiklik ilkesi, 1961 ve 1982 Anayasalarının da ‘’DEVLETİN DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF EDİLEMEZ’’ temel nitelikleri arasın da bulunmaktadır. Bundan başka, genel olarak; temel hak ve özgürlüklerin, laik devleti ortadan kaldırmak için kötüye kullanılmayacağını veya bunları sınırlandırırken laik cumhuriyetin gereklerine aykırı davranılmayacağı söyleniyor. Diğer pek çok hükümde dikkate alındığın da Türkiye Cumhuriyetinin anayasal olarak laik olduğunu söyleyebiliriz.


Peki ya gerçekte olan ne?


Ben, Türkiye Cumhuriyetin de doğmuş, vatandaşlık bağlarıyla bağlı bir yurttaşım. Adım Deniz. Doğduğum zaman babamın gittiği ilk devlet kurumu nüfus müdürlüğüydü. ‘’Devlet Baba’’ bana bir kimlik verecek. Vereceği bu kimlikte din hanesi bölümü yer alıyordu. Anayasa da yer alan; ‘’Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz’’ maddesine rağmen, din hanesine; ‘’İSLAMİYET’’ yazdılar. Babam bu haneyi boş bırakmak istese, bu sefer nedenini açıklamaya zorlanacaktı.


Biraz büyüdüm. Dokuz ya da on yaşındayım. İlkokul üçüncü ya da dördüncü sınıfa gidiyorum. Gittiğim hastaneleri saymazsak, ilk defa devletin bir kurumu ile temas kuruyorum. Kurum dediğime bakmayın, devletin kendi egemen ideolojisini dayattığı bir aygıttır okullar. Adı; ‘’Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’’ olan bir derse girmeye zorlanıyorum. ‘’Alevi Kimliğim’’ hiçe sayılarak, ‘’Sünni-İslam’ın’’ ibadetleri de dahil, bütün esaslarını öğrenmek zorunda kalıyorum. Bütün bunlar, ‘’Alevi Kimliğim’’ hiçe sayılarak oluyordu. EN ÖNEMLİSİ YAŞIM İTİBARİ İLE DİNSEL İSTİSMARA UĞRUYORUM. Bu dersten aklım da kalan şeyler; anlamını bilmediğim Arapça duaları zorla sınıfta okumak ve zorla sınıfta namaz kılmak. Bunları yapmadığımız zaman, adı öğretmen olan zavallı insancıktan yediğimiz tokatlar ve işittiğimiz azarlar işin tuzu biberi oluyordu.


BURAYA KADAR ANLATTIKLARIM, LAİK CUMHURİYETLER DE OLMAZ. ANCAK TÜRKİYE’DE OLUR.


Hikayem de on altıncı yaşımın benim için önemi büyük. Zira bu yaş ‘’İNANCIMI KAYBETTİĞİM’’ yaş. Artık zihnimi, dini değerlerle değil; bilimle, felsefe ile doldurmaya başlıyorum. Bu dönemde; arkadaşlarımdan, çevremden duyduklarım, hayatımda ki kırılma anlarımdan biriydi. Çevrem de inanmadığımı öğrenen, duyanlar sonumun kötü olacağını söylüyorlardı. Dershanedeki öğretmenim, sonumun Aziz Nesin gibi olacağını söyleyip, inanmam için baskı yapıyordu. Bu dönemdeki dayanağım babamdı. Babamın: ‘’Neye inanıyorsan, neyi savunuyorsan hep yanındayım. Baban olarak, senden istediğim, savunduğun şeyi körü körüne değil, bilerek savun.’’ demesi en büyük dayanağım oldu.


Yaşım on dokuz oldu. Bu yaşıma kadar Ateisttim, en azından ben böyle söylüyordum. Bu yaşım da, adını bilmediğim bir abla sayesinde; Sosyalizm ve Türkiye Komünist Partisi ile tanıştım. Yaşça büyüklerimizin anlattıkları ve okuduğum kitaplar zihnimi berraklaştırmaya başladı. Bu dönemde, Materyalizm ile tanıştım. Materyalizmi; okuyup, öğrenmeye çalışıyordum. Okuduğum her kelime, her cümle beynime balyoz gibi iniyordu. Bugün otuz iki yaşım da benimsediğim fikirlerini temellerini o zaman atıyordum. Materyalizmin ve İdealizmin savaşında safım, Materyalizmin safı oluyor.


Yaşım oldu yirmi. Türkiye Cumhuriyetin de doğan her erkeğin karşılaştığı sorunla karşılaşıyorum. Zorunlu askerlik... O dönem yüz yirmi beş kiloyum. Bu kilo ile askere gidemem. Zaten askere alsalar da gitmek istemiyordum. Devletin; ‘’Vatan, Millet, Sakarya’’ adlı ideolojik propagandasına maruz kalmak istemiyordum. Beni askeri hastaneye sevk ettiler. İki yılın sonunda iki bin on iki yılın da; ‘’Savaşta ve barışta askerliğe elverişli değildir’’ raporunu alıp, askerlikten muaf oldum. Yaşadığım yer olan, İzmir’in Aliağa ilçesi ile hastanenin bulunduğu Konak ilçesi arasında ki mesafe yaklaşık altmış kilometre. Eve gidene kadar altmış kilometre boyunca düşündüm; ya askere gidip ölseydim. Ölseydim diyorum, çünkü birkaç tane patronun olan devleti korumak için, gençleri öne sürüyorlar. Hem de bunu şehadet adı altın da dini kullanarak yapıyorlar. Askere gittiğim zaman künye vereceklerdi. Bu künyeme Müslüman’ın kısaltması olan ‘’M’’ harfini kazıyacaklardı. Ben komutanlarıma, Müslüman değilim dediğim zaman, en iyi ve en olası ihtimalle askeri mahkemeler de kendimi anlatmakla uğraşacaktım. Sonra her gün; inanmadığım tanrıya yemeklerden önce; ‘’Tanrımıza hamdolsun, milletimiz var olsun’’ diye dua edecektim. Benim gibi inançsızlar ve diğer dinlere mensup onlarca kişi yok sayılarak, edecektik o duayı. Duayı etmezsem, ‘’Emre itaatsizlikten’’ ceza alacaktım.


Sonra işin ‘’Şehitlik’’ boyutu var. Şehit olduğum zaman, bir tane rütbeli eve gelip, büyük ihtimalle babama; ‘’Vatan sağ olsun, oğlunuz devletin bekası için şehit oldu.’’ diyecekti. İyi de ben devletin bekası için ölmek istemiyordum. Hem de ölümümün dini boyutlara çekilmesini hiçbir şekilde istemiyordum. Yazımın başında da dediğim gibi, Alevi bir aile de doğmama, büyümeme rağmen cenazem camiden kaldırılacak, Alevi kimliğim ve en önemlisi inançsızlığım yok sayılacaktı. Olanlar bununla bitmeyecekti, siyasi partiler kanunun da yer alan; ‘’Siyasi partiler, herhangi bir şekilde, dini tören ve ayin tertipleyemez ve parti sıfatıyla bu gibi tören ve ayinlere katılamazlar. Siyasi partiler, dini bayramları, ayinleri ve ceza törenlerini parti gösterilerine ve propagandalarına vesile yapamazlar’’ maddesine rağmen, ‘’devlet büyüklerimiz’’ cenazem de nutuklar atacak, cenazemi siyasi propaganda için kullanacaklardı. Benim aklıma tabutun içinde, Orhan Veli’nin şu dizeleri gelecek: ‘’Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk söyledik.’’ Cenazem de gömülen sadece ben olmayacaktım, benimle birlikte laiklik ilkesi de gömülecekti.


BÜTÜN BU YAŞANANLAR TÜRKİYE’DE OLUR MU? OLUR. PEKİ BU YAŞANANLAR LAİK CUMHURİYETLER DE YAŞANIR MI? ELBETTE YAŞANMAZ.


İki bin on iki yılın da üniversite maceram başladı. Ne macera ama... İzmir’den, Sivas’a gittiğim zaman dikkatimi çeken ilk şey; sarıklı, cüppeli insanların yurtlar için stantlar açması oldu. Devlet, kendi elleriyle, anayasasında var olan ilkeyi çiğniyordu. Bundan daha kötü olanı ise, yüzlerce belki de binlerce öğrenci, kimi isteyerek, kimi mecburiyetten bu yurtlara kayıt yaptırdılar. Okul başladı. Sınıfta ki tek inançsız bendim. Bundan ötürü çeşitli yaftalara maruz kaldım. Benim cephem de bunlar olurken, karşı cephe kampüste kutlu doğum haftası düzenliyordu. Bunun yetinmeyip, tekbirler çekerek öğrencileri etkinliğe katılmaya zorluyorlardı. Kampüste bunlar olurken, merkezde ki gerici zihniyet; Sivas’ta kız ve erkek öğrencileri yan yana istemiyoruz diye bildiri dağıtıyorlardı. Ve alenen şeriat istiyoruz diyorlardı. Tıpkı 2 Temmuz 1993’te olduğu gibi. İki bin on altı yılın da emekli olan Sosyoloji profesörü vekil dekanımız yerine atanan, İlahiyat profesörü dekan ile; fakülte de milliyetçilik sosuna bulanmış din tavan yapıyordu. Artık onlardan olmayan herkes dinsizdi. Fakültede ki anılarımdan aklımda kalan en ilginç anı ise, dekanımızın dinlediğim metal müziğe şeytan işi olduğunu söylemesi oldu. İşin garip yanı çalan şarkı; Pentagram grubunun da söylediği, Aşık Dertli’ye ait olan Şeytan Bunun Neresinde şarkısıdır. Ben sadece gülüp geçtim.


Okul bitti, askerlikten muafım. Sıra da çalışıp para kazanmam var. Asıl mücadele burada başlıyor. İki sene işsiz kaldığım dönemden sonra, mahalledeki komşumuz sayesinde, bir fabrika da çalışmaya başladım. Asgari ücret alıyorum. Alın terimi akıtıp aldığım maaştan, vergi alınıyor. Benden alınan vergilerden bana sorulmadan, Diyanet İşleri Başkanlığına (DİB) bütçe ayrılıyor. DİB’na ayrılan bütçe; otuz altı milyar Türk Lirası. Bu bütçe, İçişleri Bakanlığının, Dışişleri Bakanlığının, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının, Kültür ve Turizm Bakanlığının, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının ve Ticaret Bakanlığının bütçesini geçti. Ayrıca DİB’ın bütçesi Meclisin bütçesini gerisinde bırakacak. (ZAHTI MUHTEREMLERİN HEPSİ ZIKKIMIN KÖKÜNÜ YESİNLER. AMA KONUMUZ BU DEĞİL.) Benim alın terim ile kazandığım paradan alınan vergilerin gittiği, DİB ne iş yapar. ‘’Bir babanın, öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikahını düşürür mü? DİB’in verdiği cevap sorudan daha dehşet verici; ‘’Babanın, kızını, kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duyması, bir haramlık oluşturmaz.’’ Bitti mi? Hayır bitmedi! DİB’na bağlı, Din İşleri Yüksek Kurulu; erkeğin ‘’Telefon, faks, mektup, mesaj ve internet ile de eşinden boşanabileceğini’’ açıkladı. Bitti mi? Hayır bitmedi devamı var; ‘’İslam’a göre Müslüman bir kadın ancak Müslüman bir erkekle evlenebilir.’’ fetvası da DİB’na aitti; ‘’Bizim daima iki kırmızı çizgimiz olmuştur, bundan hiçbir zaman vazgeçmedik.’’ diyerek milyonlarca Alevinin inancını yine görmezden gelen bunlar. Bir milyon liralık, Mercedes kendisine yetmeyince, Cumhurbaşkanımız tarafından kendisine yaklaşık yedi milyonluk çelik zırhlı Mercedes tahsis edilen yine bunlar. Bütün bunları; peygamber efendimiz orucunu bir hurma ile açar diye diye yaptılar.


BÜTÜN BUNLAR LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE OLDU. OLMAZ DEMEYİN, BAL GİBİ OLDU HEM DE SİZ UYURKEN OLDU.


Bunlar benim yaşadıklarım ve şikayet ettiğim durumlar. İşin bir de siyasi boyutu var. Laiklik; ‘’Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir.’’ denilerek ayrı bir düzleme çekiliyor. Bu nedenden dolayı, tırnak için de, milletvekillerimiz ve Cumhurbaşkanımız yemin ederken; ‘’laiklik ilkesine’’ bağlılıktan bahsediyor. Yine siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin; ‘’laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olmayacağı’’ vurgulanıyor. Bugün artık tartışmaktan bıkıp usandığımız Diyanet İşleri Başkanlığının görevini, ‘’laiklik ilkesi doğrultusunda yerine getireceği’’ özellikle düzenlemeler de yer alıyor. Anayasa Mahkemesi tarafından, laiklik ilkesine aykırı eylemleri olduğu tescillenen Ak Partinin baş aktörleri için yukarıda saydığım durumlar geçerli değil. Zaten bu durum yeni değil. 12 Eylül 1980 Darbesinden sonra, toplum içine iyice palazlanan Türk-İslam sentezi laiklik ilkesinin altının oyulmasına neden oldu. Ak Parti, Türk-İslam sentezinin en son ve en köklü yapı taşı oldu. Net bir şekilde söylemekte yarar var, Türkiye Cumhuriyeti devleti batılı anlamda gerçekten laik olmadı ya da olamadı. Bu nedenden dolayı Türk-İslam sentezi bu topraklara yayıldı ve şeriat söylemleri yüksek perdeden dillendirilmeye başlandı.


DENİZ DÜZGÜN



Yorumlar

  1. Yaşanan ile tarif edilen laikliği hayatından örnekler vererek anlatmışsın. Sağdan soldan alıntı değil. Laikliği okullarda din ve devlet işlerinin ayrılması olarak tarif ederlerde, bunu hiç uygulamazlar. Ayrıca laiklik sadece bu olmayıp pozitif bilim (materyalizmle ) metafiziğinde ayrılmasıdır. Ama ne zamandan beri pozitif bilime değer veriliyorki?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Laiklik ilkesi bu toprakların genetik kodlarına işlemiştir. Her ne kadar yeni anayasa tartışmaları ile laikliği tasviye etmeye çalışsalar da bu topraklarda laikliği savunacak bir toplam var olmaya devam edecek.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

MARAŞ, ÇORUM, SİVAS: SİYASAL İSLAM'IN KIRIK AYNALARINDA TÜRKİYE'NİN YARALARI

VİDEO AÇIKLAMA: LEMAN DERGİSİNE YAPILAN SALDIRIDA ATILAN; KAHROLSUN LAİKLİK, YAŞASIN ŞERİAT SLOGANLARI Türkiye Cumhuriyeti'nin modernleşme yolculuğu, derin toplumsal kırılmalar ve acılarla doludur. Maraş (1978), Çorum (1980) ve Sivas (1993) katliamları, bu kırılmaların en kanlı, en vahşi ve en travmatik tezahürleridir. Bu olaylar, sadece dönemlerinin şiddet patlamaları değil, aynı zamanda Türkiye'deki siyasal İslam'ın karmaşık, çok katmanlı ve rahatsız edici gerçekliğini anlamak için kırık aynalardır. Bu aynalara bakmak, tarihsel ve sosyolojik bir zorunluluktur. Yaralarımızla yüzleşmezsek, geleceği inşa edemeyiz. SOĞUK SAVAŞIN KARANLIK ÇOCUKLARI: MARAŞ VE ÇORUM Maraş ve Çorum, Soğuk Savaş'ın Türkiye'yi kasıp kavurduğu, sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı, devletin "kontrgerilla" stratejileriyle iç içe geçtiği bir dönemin ürünüdür. Bu katliamlar, salt "dini" motivasyonlu olmaktan çok, "Türk-İslam Sentezi" ideolojisi etrafında şekillenen a...

ORTA DOĞU’DA SAVAŞIN YENİ PERDESİ: EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN KARANLIK GÖLGESİ

İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği son saldırılar, yalnızca güncel bir kriz değil, aynı zamanda yaklaşık bir asırlık emperyalist dizaynın yeni bir evresidir. Bu saldırılar, bölge halklarının kaderini belirleyen tarihsel mücadelelerin, sömürünün ve direnişin bugünkü yansımasıdır. Savaş uçaklarının gölgesinde saklanan asıl mesele, enerji kaynaklarının, siyasal rejimlerin ve toplumsal yapının yeniden dizaynıdır. Bu dizaynı gerçekleştiren güçler de bellidir: Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi.  TARİHSEL ARKA PLAN: EMPERYALİZM VE SİYONİZM ORTAKLIĞI İsrail’in 1948’de kuruluşundan bu yana bölgede oynadığı rol, yalnızca Yahudi halkının bir devlet kurma hikayesi değildir. İsrail, Ortadoğu’da emperyalizmin ileri karakolu olarak örgütlenmiştir. İngiltere’den devralınan bu rol, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin küresel hegemonya hedefleri doğrultusunda şekillenmiş ve İsrail, Amerikan askeri-siyasi çıkarlarının bölgesel uygulayıcısı haline gelmiştir. İsrail’in Filistin ...

6 - 7 EYLÜL 1955: KIRILAN CAMLARIN ARDINDA KALAN SESLER

Tarih bazen yalnızca kitaplardaki satırlarda kalmaz; hala sokaklarda, evlerde ve insanların belleğinde yaşar. 6-7 Eylül 1955 Pogromu, İstanbul’un çokkültürlü yapısına derin bir yara açmış ve o yarayı tanıkların anlatıları hala dile getirir. İşte o gecenin tanıkları...  Rum Esnafın Hatırası “Babamın Beyoğlu’nda küçük bir dükkanı vardı. O gece camlar kırıldığında, komşularımızdan biri bizi evine aldı. ‘Korkmayın, ben buradayım’ dedi. Ama kalabalık büyüdükçe onun da yüzü soldu. Ertesi sabah dükkana indiğimizde raflarda hiçbir şey yoktu. Malları değil, babamın emeğini çalmışlardı. Babam sustu, uzun süre konuşmadı. Birkaç yıl sonra da Yunanistan’a gitmeye karar verdi. Biz İstanbul’u değil, İstanbul bizi kaybetti.” Ermeni Kadının Gözünden “Evimizin penceresinden aşağıyı seyrediyordum. Ellerinde bayraklarla gelen kalabalığı gördüm. Çocuklarımı odalarına sakladım. Kapımıza vuruldu, dualar ettim. Sonra komşumuz Mehmet Bey çıktı, ‘Burası Müslüman evidir’ diye bağırdı. Belki de hayatımızı o k...