Ana içeriğe atla

CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ VE ENSAR VAKFI: ''BİR KEREDEN BİR ŞEY OLMAZ''

 "SUÇU İŞLEYEN KADAR, SUÇA GÖZ YUMANDA SUÇLUDUR"


Eylül Yağlıkara'nın katili, Uğur Koçyiğit telefonunda çocuk pornosu bulundurmaktan gözaltına alınıp serbest bırakıldı. Irmak Kupal'ın katili, Himmet Aktürk, daha önce iki yaşındaki yiğenini tacizden gözaltına alınıp, akli dengesi yerinde olmadığı için serbest bırakıldı. Himmet Akyüz'ün on ile on sekiz yaş arasındaki kız çocuklarına ilgi duyduğu biliniyordu. Pelda'nın ailesi, kızlarının cinsel istismara uğramasına göz yumdu ve kızlarının istismarcısıyla dini nikahla evlenmesine izin verdi. Adaleti sağlayan yetkililere, bakanından, savcısına, hakimine sormak istediğim bir soru var; ADALETİ NEDEN SAĞLAMADINIZ! 

(UNUTMA(K)! BAŞLIKLI YAZIMDAN ALINTI)


Ensar Vakfı Çocuk İstismarı Olayı; 2016 yılında, Karaman'da meydana gelen ve on çocuğun vakfa bağlı öğrenci yurdunda görevli öğretmen tarafından istismara maruz kaldığı olaydır. 


Olayın ardından gelişen süreçte fail, beş yüz sekiz yıl hapis cezası aldı. Ancak istismarcıya verilen ceza, vakfın yöneticilerinin ceza almaması ve vakfın diğer benzer vakıflarla ve iktidarla olan ilişkisi gün yüzüne çıkarılmadı. Bu durum, toplumda daha da geniş bir tartışmanın kapılarını araladı.  Ensar Vakfı olayının Türkiye'de yarattığı toplumsal şok dalgası, yalnızca bir çocuk istismarı vakası olmanın ötesine geçti. Bu olay, birçok yönden cezasızlık kültürünün derinleşmiş hali olarak değerlendirildi. Türkiye’de bu tür olayların ardında sıklıkla bir cezasızlık mekanizması devreye giriyor ve adaletin tecellisi gecikiyor veya eksik kalıyor.


Bu noktada dönemin Aile ve Sosyal Politikalar bakanı Sema Ramazanoğlu'nun olayla ilgili skandal açıklamasını hatırlamakta fayda var. ''Karaman'da ilk vaka ortaya çıkar çıkmaz hemen hukuki açıdan bakanlığımız müdahil oldu, bir kere olması karalamak için gerekçe olamaz." Bu açıklama olayın üstünün kapatılacağının göstergesiydi. Ensar Vakfı olayı ve bakanın skandal açıklaması, bizlere cezasızlık kültürünün toplumda nasıl var olup yaygınlaştığını göstermektedir. Bu tarz olaylar, sadece bireysel olarak değil, kurumsal olarak ele alınmalıdır. Kurumların ve siyasilerin olayın üstünü kapatması, Ensar Vakfı gibi kurumların adli ve toplumsal denetimden kaçması, sorumluların adalet mekanizmasını işletmediği bir sistemin varlığı olarak karşımıza çıkmaktadır. 


Cezasızlık kültürü, sosyal ve politik olarak kendini belirgi biçimde gösterir. Ensar Vakfı olayında da vakfın iktidar partisi AKP ile yakın ilişkide olması olayın adli vaka olmasının önüne geçmiştir. Ensar Vakfının iktidar ile olan ilişki ağı, adaletin sağlanmasını engellemiştir. İstismar olayının ardından, vakfın toplumdaki itibarını korunmaya çalışılmış ve olayın vakıfla bağlantısının soruşturulması engellenmeye çalışılmıştır. Ensar Vakfı olayından sonra, toplumsal tepkiler görülmüş olsa da, sonuç olarak ciddi bir kurumsal hesap sorulma durumu gerçekleşmedi. Bütün suç vakıfta görevli öğretmenin üzerine yıkılmşıtır.


Ensar Vakfı olayı, Türkiye'de cezasızlık kültürünün ne denli derin ve yaygın olduğunu gözler önüne sermiştir. Olayın ardından vakıfta görevli öğretmenin ceza alması, adaletin tam anlamıyla sağlandığı anlamına gelmez. Zira olayın geri planında ki, kurumlar ve siyasiler hiçbir ceza almadı. Cezasızlık kültürüyle mücadele etmek için, adaletin sağlanması için, güçlü bir toplumsal irade ve şeffaf devlet mekanizmaları gerekir. 


Tekrar soruyorum! Uğur Koçyiğit, telefonunda çocuk pornosu bulunmasına rağmen neden serbest bırakıldı? Himmet Aktürk, yiğenini taciz etmesine rağmen neden serbest bırakıldı? Bakan Sema Ramazanoğlu, neden Ensar Vakfı olayını kapatmaya çalıştı? Pelda'nın ailesi neden ceza almadı? AKP Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu neden Narin Güran'ın ailesini korumaya çalışıyor? Bakanlar, savcılar, hakimler ADALETİ NEDEN SAĞLAMADINIZ!




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MARAŞ, ÇORUM, SİVAS: SİYASAL İSLAM'IN KIRIK AYNALARINDA TÜRKİYE'NİN YARALARI

VİDEO AÇIKLAMA: LEMAN DERGİSİNE YAPILAN SALDIRIDA ATILAN; KAHROLSUN LAİKLİK, YAŞASIN ŞERİAT SLOGANLARI Türkiye Cumhuriyeti'nin modernleşme yolculuğu, derin toplumsal kırılmalar ve acılarla doludur. Maraş (1978), Çorum (1980) ve Sivas (1993) katliamları, bu kırılmaların en kanlı, en vahşi ve en travmatik tezahürleridir. Bu olaylar, sadece dönemlerinin şiddet patlamaları değil, aynı zamanda Türkiye'deki siyasal İslam'ın karmaşık, çok katmanlı ve rahatsız edici gerçekliğini anlamak için kırık aynalardır. Bu aynalara bakmak, tarihsel ve sosyolojik bir zorunluluktur. Yaralarımızla yüzleşmezsek, geleceği inşa edemeyiz. SOĞUK SAVAŞIN KARANLIK ÇOCUKLARI: MARAŞ VE ÇORUM Maraş ve Çorum, Soğuk Savaş'ın Türkiye'yi kasıp kavurduğu, sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı, devletin "kontrgerilla" stratejileriyle iç içe geçtiği bir dönemin ürünüdür. Bu katliamlar, salt "dini" motivasyonlu olmaktan çok, "Türk-İslam Sentezi" ideolojisi etrafında şekillenen a...

ORTA DOĞU’DA SAVAŞIN YENİ PERDESİ: EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN KARANLIK GÖLGESİ

İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği son saldırılar, yalnızca güncel bir kriz değil, aynı zamanda yaklaşık bir asırlık emperyalist dizaynın yeni bir evresidir. Bu saldırılar, bölge halklarının kaderini belirleyen tarihsel mücadelelerin, sömürünün ve direnişin bugünkü yansımasıdır. Savaş uçaklarının gölgesinde saklanan asıl mesele, enerji kaynaklarının, siyasal rejimlerin ve toplumsal yapının yeniden dizaynıdır. Bu dizaynı gerçekleştiren güçler de bellidir: Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi.  TARİHSEL ARKA PLAN: EMPERYALİZM VE SİYONİZM ORTAKLIĞI İsrail’in 1948’de kuruluşundan bu yana bölgede oynadığı rol, yalnızca Yahudi halkının bir devlet kurma hikayesi değildir. İsrail, Ortadoğu’da emperyalizmin ileri karakolu olarak örgütlenmiştir. İngiltere’den devralınan bu rol, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin küresel hegemonya hedefleri doğrultusunda şekillenmiş ve İsrail, Amerikan askeri-siyasi çıkarlarının bölgesel uygulayıcısı haline gelmiştir. İsrail’in Filistin ...

6 - 7 EYLÜL 1955: KIRILAN CAMLARIN ARDINDA KALAN SESLER

Tarih bazen yalnızca kitaplardaki satırlarda kalmaz; hala sokaklarda, evlerde ve insanların belleğinde yaşar. 6-7 Eylül 1955 Pogromu, İstanbul’un çokkültürlü yapısına derin bir yara açmış ve o yarayı tanıkların anlatıları hala dile getirir. İşte o gecenin tanıkları...  Rum Esnafın Hatırası “Babamın Beyoğlu’nda küçük bir dükkanı vardı. O gece camlar kırıldığında, komşularımızdan biri bizi evine aldı. ‘Korkmayın, ben buradayım’ dedi. Ama kalabalık büyüdükçe onun da yüzü soldu. Ertesi sabah dükkana indiğimizde raflarda hiçbir şey yoktu. Malları değil, babamın emeğini çalmışlardı. Babam sustu, uzun süre konuşmadı. Birkaç yıl sonra da Yunanistan’a gitmeye karar verdi. Biz İstanbul’u değil, İstanbul bizi kaybetti.” Ermeni Kadının Gözünden “Evimizin penceresinden aşağıyı seyrediyordum. Ellerinde bayraklarla gelen kalabalığı gördüm. Çocuklarımı odalarına sakladım. Kapımıza vuruldu, dualar ettim. Sonra komşumuz Mehmet Bey çıktı, ‘Burası Müslüman evidir’ diye bağırdı. Belki de hayatımızı o k...