Ana içeriğe atla

İNSANLIK TARİHİNİN DÖNÜM NOKTALARI-2: YERLEŞİK HAYATA GEÇİŞ VE DEVLETİN KÖKENİ

 1. DEVLETİN TANIMI


Devletin tanımı ve ortaya çıkışı üzerine yapılan çalışmalar, tarih boyunca çeşitli disiplinler tarafından farklı bakış açılarıyla ele alınmıştır. Antropoloji, felsefe ve siyaset bilimi gibi alanlar, devletin ne olduğunu ve nasıl ortaya çıktığını farklı yöntemlerle açıklamaya çalışmıştır. 


İlksel devletlerin ortaya çıkışı, genellikle Tarım Devrimi sonrasına tarihlendirilir. Tarım Devrimi, insanların yerleşik hayata geçmesine ve üretim fazlasının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu fazlalık, topluluklar arasında bir sınıf farklılaşmasına ve iktidar yapılarının oluşmasına neden olmuştur. Bu süreçte, liderler veya yöneticiler, kaynakları kontrol etme ve topluluğu yönetme görevini üstlenmiş, böylece devletin ilk biçimleri ortaya çıkmıştır.


Devletin tanımı ve ortaya çıkışı, tarih boyunca birçok düşünür ve disiplin tarafından farklı şekillerde ele alınmıştır. Platon ve Aristoteles gibi klasik düşünürler, devleti insan doğasının bir parçası olarak görürken, Hobbes ve Rousseau gibi modern düşünürler, devleti toplum sözleşmesinin bir ürünü olarak ele almışlardır. Marx ise devleti, sınıf mücadelesinin bir aracı olarak değerlendirmiştir. İlksel devletlerin ortaya çıkışı ise genellikle Tarım Devrimi sonrası döneme tarihlendirilir ve bu süreç, toplumsal sınıfların ve iktidar yapılarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu farklı bakış açıları, devletin ne olduğuna ve nasıl ortaya çıktığına dair derinlemesine bir anlayış sunmaktadır.


Devletin ne olduğu üzerine birçok tanım yapılmıştır. Bu tanımlar, genellikle devletin doğasını, amacını ve işlevini açıklamaya yönelik olmuştur. 


Platon devleti, "birlikte yaşama zorunluluğundan doğan birliktelik" olarak tanımlar. Bu tanım, insanların bir arada yaşama zorunluluğu nedeniyle bir araya gelerek oluşturdukları bir yapı olarak devleti ele alır. Platon'a göre, devlet, insanların tek başlarına karşılayamayacakları ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulan bir topluluktur.


Aristoteles devleti "doğal bir oluşum" olarak görür. Ona göre, insanlar doğal olarak topluluklar halinde yaşama eğilimindedir ve bu eğilim, en üst düzeyde devleti oluşturur. Aristoteles'e göre devlet, bireylerin tek başlarına başaramayacakları bir erdemli yaşamı mümkün kılar.


Ancillon ise devleti, "dil gibi iletişim ve toplumsallıktan doğar" şeklinde tanımlar. Bu bakış açısı, devletin iletişim ve sosyal etkileşimlerin bir ürünü olduğunu savunur. Devlet, bireylerin bir arada yaşama ihtiyacından doğan ve bu yaşantıyı düzenleyen bir yapıdır.


Hobbes'a göre devlet, "herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkmıştır" Hobbes, insan doğasını temelde bencil ve çatışmacı olarak görür. Bu nedenle, devlet, bireylerin güvende olabilmesi ve bir arada yaşayabilmesi için bir zorunluluktur. Hobbes'a göre, devlet, bireylerin güvenliği ve refahı için vazgeçilmez bir yapıdır.


Rousseau, Hobbes ve Locke gibi düşünürler ise devleti, "toplum sözleşmesinin sonucu olarak" ortaya çıkan bir yapı olarak görürler. Bu düşünürlere göre, insanlar doğal hallerinde özgür ve eşittirler, ancak toplum içinde düzeni sağlamak için bir araya gelerek devlet denilen otoriteyi oluşturmuşlardır.


Marx'a göre ise devlet, "sivil toplumu kıskaca alan, kontrol eden, düzenleyen, gözetim ve disiplin altında tutan, bürokratik ve askeri bir örgütten oluşan, asalak bir organizmadır." Marx, devleti, ekonomik eşitsizliklerin ve sınıf mücadelesinin bir aracı olarak görür. Ona göre devlet, egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir yapıdır ve bu nedenle sınıf mücadelesinin bir sonucudur.


Hukuki açıdan devlet, insan unsuru, egemenlik unsuru ve ülke unsuru olmak üzere üç temel unsur üzerine inşa edilir. İnsan unsuru, belirli bir toprak üzerinde birlikte yaşama iradesi gösteren insan topluluğunu ifade ederken; egemenlik unsuru, bu topluluğun üstün irade çerçevesinde örgütlenmesini sağlar. Ülke unsuru ise devletin coğrafi sınırlarını belirleyerek, devletin üzerinde egemenlik kurduğu toprakları tanımlar. Bu üç unsurun bir araya gelmesi, devletin varlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir yapıyı oluşturur. Bu unsurların her biri, devletin hukuki tanımında önemli bir yer tutar ve devletin işleyişi, bu unsurların birbirleriyle uyumlu bir şekilde var olmasına bağlıdır.


1. İNSAN UNSURU: Devletin hukuki tanımında yer alan ilk unsur, insan unsurudur. Bu unsur, halk veya millet unsuru olarak da adlandırılır. İnsan unsuru, belirli bir toprak parçası üzerinde birlikte yaşayan, çeşitli sosyal, kültürel, ve ekonomik bağlarla birbirine bağlı olan bir insan topluluğunu ifade eder. Bir devleti oluşturacak insanların sayısı hakkında belirli bir alt sınır olmamakla birlikte, devletin sürdürülebilirliği ve işleyişi açısından makul bir sayının varlığı gereklidir. Modern hukuk anlayışına göre, bu topluluğun "millet" olarak nitelendirilebilmesi için, aralarındaki manevi bağların kuvvetli olması ve birlikte yaşama iradesinin mevcut olması yeterlidir. Bu bağlamda, dil, din, kültür gibi ortak değerler, bu iradenin oluşmasında önemli rol oynar. Ancak, bu bağların zorunlu olmadığı ve birlikte yaşama iradesinin tek başına millet unsurunu oluşturmak için yeterli olduğu da vurgulanmaktadır.


2. EGEMENLİK UNSURU: Devletin hukuki açıdan en önemli unsurlarından biri, egemenlik unsurudur. Egemenlik, devletin kurucu unsuru olarak kabul edilir ve bir devletin var olabilmesi için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Egemenlik, belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun üstün irade çerçevesinde örgütlenmesini ifade eder. Egemenlik kavramı, hem iç hem de dış boyutları olan bir kavramdır. İç boyutuyla egemenlik, devletin sınırları içinde tek ve meşru güç kaynağı olmasını ifade eder. Bu, devletin kendi toprakları üzerinde mutlak otorite sahibi olduğu ve bu otoritenin başka bir güçle paylaşılamayacağı anlamına gelir. Dış boyutuyla ise egemenlik, devletin uluslararası alanda bağımsız olmasını ve başka devletlerin müdahalesine karşı korunaklı olmasını ifade eder. Egemenlik, bir devletin varlığını ve bağımsızlığını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir unsurdur.


 3. ÜLKE UNSURU: Devletin üçüncü temel unsuru, ülke unsurudur. Ülke, belirli bir coğrafi alanı ifade eder ve bir devletin sınırlarını belirler. Hukuki açıdan ülke, coğrafi anlamda bir bütünlük teşkil eden ve sınırları belirlenmiş bir kara parçasını ifade eder. Ancak, devlet sınırlarının kesin olarak belirlenmesi her zaman mümkün olmayabilir. Sınırlar konusunda farklı görüşler ve anlaşmazlıklar olsa da, devletin sahip olduğu toprakların öngörülebilir ve tanımlanabilir olması gerekmektedir. Devletin ülkesi üç bölüme ayrılır: kara ülkesi, deniz ülkesi ve hava ülkesi. Kara ülkesi, devletin egemenlik hakkını uyguladığı toprakları ifade ederken; deniz ülkesi, devletin kıyılarına bitişik deniz alanlarını; hava ülkesi ise devletin toprakları üzerindeki hava sahasını ifade eder. Bu üç unsurun bir araya gelmesiyle, devletin coğrafi bütünlüğü ve egemenlik alanı tanımlanmış olur.


2. İLKSEL VE MODERN DEVLETİN KÖKENİ


2.1. İLKSEL DEVLETLERİN KÖKENİ 


Devletler, insanlık tarihinin en karmaşık ve organize toplumsal yapıları arasında yer alır. Antropolog David S. Sandeford, devletleri en az dört katmanlı bir yerleşim hiyerarşisine sahip olan, sosyal sınıfları ve bürokratik yönetimleri bulunan toplumlar olarak tanımlar. Bu hiyerarşi genellikle başkent, kentler, kasabalar ve köyler gibi farklı seviyelerde yerleşim birimlerini içerir. Devletlerin ortaya çıkışı, insanlık tarihinde köklü bir dönüşümün habercisi olmuş, sosyal organizasyonun ve siyasal gücün merkezi hale gelmesine yol açmıştır.


İlksel devletler, daha önce devlet olmayan bir bölgede kurulan ilk devletler olarak tanımlanır. Bu devletlerin oluşumu, genellikle Tarım Devrimi ile birlikte yerleşik hayata geçişin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Tarım Devrimi, avcı-toplayıcı yaşam tarzından tarım ve yerleşik hayata geçişi ifade eder. Bu geçiş, insanların belirli bir bölgede sürekli olarak ikamet etmelerine ve dolayısıyla daha büyük ve karmaşık topluluklar oluşturmalarına olanak tanımıştır. İlksel devletler, genellikle tarımın ve yerleşik yaşamın doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.


İlksel devletlerin en belirgin özelliklerinden biri, devletsiz toplumlarla etkileşim sonucunda ortaya çıkmalarıdır. Bu devletler, çevrelerindeki göçebe veya yarı-göçebe topluluklarla etkileşimde bulunarak güçlerini pekiştirmiş ve kendi içlerinde daha karmaşık sosyal yapılar geliştirmişlerdir. Sosyal sınıfların ortaya çıkışı, bürokratik yapıların kurulması ve yerleşim hiyerarşisinin belirginleşmesi, ilksel devletlerin ayırt edici özellikleri arasında yer alır. 


İlksel devletlerin çoğu, yazının icadından önce kuruldukları için bugün bu devletlerin sayısı ve tam özellikleri hakkında kesin bilgiye sahip değiliz. Yazı öncesi dönemlerdeki devletlerin belgelenmesi ve incelenmesi, arkeolojik bulgulara ve dolaylı kanıtlara dayanır. Bu nedenle, ilksel devletlerin sayısı ve bunların sosyal yapıları konusunda çeşitli teoriler ve tartışmalar bulunmaktadır.


Bazı arkeologlar ve tarihçiler, ilksel devletlerin ortaya çıkışını daha iyi anlamak için çeşitli arkeolojik siteleri ve kalıntıları incelemişlerdir. Örneğin, Mezopotamya, Mısır ve İndus Vadisi gibi bölgelerde yapılan kazılar, bu bölgelerdeki ilk devletlerin nasıl geliştiği konusunda önemli ipuçları sunmaktadır. Ancak yazının bulunmadığı dönemlere ait bilgi eksikliği, bu devletlerin tam olarak nasıl işlediği ve hangi yapısal özelliklere sahip oldukları konusunda belirsizlik yaratmaktadır.


İlksel devletlerin ortaya çıkışı, sadece bu devletlerin kurulduğu bölgelerde değil, aynı zamanda çevre bölgelerdeki topluluklar üzerinde de önemli bir etki yaratmıştır. Devletsiz toplumlarla olan etkileşimler, bu toplumların da zamanla devlet benzeri yapılar geliştirmelerine veya mevcut ilksel devletlere katılmalarına neden olmuştur. Ayrıca, ilksel devletler, ticaret, savaş ve kültürel etkileşimler yoluyla geniş bir coğrafyaya yayılan etkiler yaratmışlardır.


Sonuç olarak, ilksel devletlerin ortaya çıkışı, insanlık tarihindeki önemli bir dönüm noktasıdır. Bu devletler, sosyal sınıfların, bürokratik yapıların ve karmaşık yerleşim hiyerarşilerinin gelişimine öncülük etmiş ve modern devletlerin temellerini atmışlardır. Yazı öncesi dönemlerde kuruldukları için hakkında çok fazla bilgiye sahip olamasak da, ilksel devletlerin incelenmesi, insanlık tarihinin en erken evrelerini anlamamıza yardımcı olmaktadır.


2.2. MODERN DEVLETLERİN KÖKENİ


Modern devletin kökeni üzerine yapılan çalışmalar, bu yapının nasıl ve hangi koşullar altında ortaya çıktığını anlamaya yönelik birçok teori sunar. Modern devlet, özellikle Orta Çağ sonlarında Avrupa'da ortaya çıkan ve sömürgecilik aracılığıyla tüm dünyaya yayılan bir model olarak kabul edilse de, bazı bilim insanları, modern devletlerin sömürgecilikten önce de dünyanın çeşitli yerlerinde mevcut olduğunu savunur. Bu görüşe göre, sömürgeci güçler, halihazırda var olan bu modern devlet yapılarını ortadan kaldırmış ve yerlerine kendi yönetim sistemlerini kurmuşlardır. 


Modern devlet anlayışı, 15. ve 16. yüzyıllarda şekillenmiş olup, onu geleneksel devletten ayıran en temel özellik, sahip olduğu egemenlik ve meşruiyet kavramlarıdır. Egemenlik, bir devletin sınırları içerisindeki nihai otoriteyi elinde bulundurması anlamına gelirken, meşruiyet, bu otoritenin toplum tarafından tanınması ve kabul edilmesi sürecidir. Modern devletin bu iki temel özelliği, onu geçmişteki diğer siyasi organizasyonlardan ayırır.


Modern devletin oluşum süreci, birçok düşünürün katkılarıyla şekillenmiştir. Niccolo Machiavelli, siyasal iktidarın laik temellere dayandırılması gerektiğini savunarak modern devlet anlayışının ilk taşlarını döşemiştir. Machiavelli’nin pragmatik ve güç odaklı devlet teorisi, daha sonra gelen birçok düşünür için bir temel teşkil etmiştir.


Jean Bodin, modern devlet teorisinin gelişiminde önemli bir adım atarak egemenlik kavramını ortaya koymuştur. Bodin’e göre, egemenlik, devleti oluşturan en önemli unsurdur ve bu egemenlik, devletin mutlak ve bölünemez otoritesini ifade eder. Bodin'in bu görüşleri, modern devletin teorik yapısının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır.


Thomas Hobbes, modern devlet teorisini daha da geliştirerek toplum sözleşmesi kuramını ortaya atmıştır. Hobbes’a göre, insanlar doğa durumunda yaşamın kaotik ve tehlikeli olmasından dolayı kendi aralarında bir sözleşme yaparak egemen bir otoriteye itaat etmeyi kabul etmişlerdir. Bu sözleşme, modern devletin meşruiyet temelini oluşturur.


John Locke ise Hobbes’un mutlakiyetçi görüşlerine karşı çıkarak, kuvvetler ayrılığı ve doğal haklar teorisi gibi kavramları savunmuştur. Locke, toplum sözleşmesi kuramını geliştirerek devletin meşruiyetinin halkın rızasına dayandığını ileri sürmüştür. Bu görüş, modern devlet anlayışının demokratik temellerini atmıştır.


Jean-Jacques Rousseau, Locke’nin fikirlerini daha da ileriye taşıyarak egemenliğin kaynağını halka bağlamış ve toplumsal sözleşme kuramını geliştirerek devletin meşruiyetini sağlamlaştırmıştır. Rousseau’ya göre, egemenlik, halkın genel iradesinden kaynaklanır ve bu irade, devletin meşru otoritesinin temelini oluşturur.


Son olarak, Emmanuel-Joseph Sieyes, "millet" kavramını modern devlet teorisine dahil ederek bu anlayışı daha da zenginleştirmiştir. Sieyes’in görüşlerine göre, modern devlet, milletin iradesine dayanan bir yapıdır ve bu irade, devletin tüm eylemlerinin meşruiyet kaynağıdır.


Modern devletin Avrupa'da ortaya çıkışı, kısa sürede diğer bölgelere de yayılmıştır. Bu yayılma süreci, büyük ölçüde sömürgecilik yoluyla gerçekleşmiştir. Avrupa devletleri, sömürgeleştirdikleri bölgelerde kendi modern devlet modellerini dayatmış ve bu süreçte yerel yönetim sistemlerini dönüştürmüş veya ortadan kaldırmıştır. Ancak, bazı bilim insanları, modern devletlerin sömürgecilikten önce de dünyanın başka bölgelerinde mevcut olduğunu ve sömürgeci devletlerin bu yapıları yıkarak kendi sistemlerini dayattığını savunmaktadır. Bu görüş, modern devletin kökenine dair farklı bir perspektif sunmakta ve bu yapının evrimini daha geniş bir bağlamda ele almamızı gerektirmektedir.


Modern devletin kökeni, Avrupa'da başlayan bir süreç olarak kabul edilse de, bu yapı, zamanla küresel bir fenomene dönüşmüştür. Machiavelli, Bodin, Hobbes, Locke, Rousseau ve Sieyes gibi düşünürlerin katkıları, modern devletin teorik temellerini atmış ve bu yapının egemenlik ve meşruiyet kavramları üzerine inşa edilmesini sağlamıştır. Bununla birlikte, modern devletin dünya genelindeki yayılımı ve etkileri, yalnızca Avrupa merkezli bir süreç olarak değil, aynı zamanda sömürgecilik ve yerel devlet yapıları arasındaki karmaşık etkileşimler bağlamında da ele alınmalıdır.


3. DEVLETİN KÖKENİ İLE İLGİLİ TEORİLER


Devletin kökenine ilişkin tartışmalar, insanlık tarihi kadar eski ve karmaşık bir konudur. 14. yüzyıl öncesinde, devletin oluşumu teolojik ve metafiziksel temellere dayandırılmış, iktidarın kaynağı Tanrı olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde kiliseye yakın olan düşünürler, iktidarın Tanrı tarafından verildiğini ve babadan oğula geçen bir veraset sistemiyle aktarılması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak 14. yüzyıldan itibaren, teolojik yaklaşımlar yerini daha akılcı ve realist teorilere bırakmıştır. Yazının bu bölümünde, devletin ortaya çıkışını açıklamaya çalışan beş temel teoriyi anlatacağım: Aile Teorisi, Biyolojik Teori, Toplumsal Sözleşme Teorisi, Ekonomik Teori ve Kuvvet Teorisi.


3.1. AİLE TEORİSİ


Aile teorisi, devletin oluşumunu ataerkil aile yapısına benzeten bir yaklaşımdır. Bu teoriye göre, bir babanın aile üzerindeki otoritesi, devlet yöneticilerinin toplum üzerindeki otoritesine benzetilebilir. Aristoteles bu teorinin öncülerindendir ve aileyi toplumun en küçük yapı taşı olarak kabul eder. Aristoteles’e göre, ailelerin birleşmesi köyleri, köylerin birleşmesi ise kentleri oluşturmuştur. Zamanla kentlerin birleşmesiyle devlet adı verilen yapılar ortaya çıkmıştır.


Bu görüş, 19. yüzyılda Woodrow Wilson tarafından da desteklenmiştir. Wilson’a göre, tarih boyunca bilinen büyük devletlerin kökeni aile bağlarına dayanmaktadır. Aileler, devletlerin öncülleri olarak kabul edilmiş ve devletlerin bu genişletilmiş ailelerden türediği ileri sürülmüştür. Wilson’ın yaklaşımına göre, ilk toplumsal birlikler, bir nevi ilkel devletler olarak nitelendirilen ailelerdir. Bu aileler, küçük ölçekte bir devlet gibi işlev görürken, zamanla genişleyerek daha büyük sosyal yapılar olan devletlere evrilmişlerdir. Dolayısıyla, devletin bugünkü modern görünümü, aslında geçmişteki aile yapılarının zamanla genişlemesi ve karmaşıklaşması sonucunda ortaya çıkmıştır.


19. yüzyılda bu teoriye önemli bir katkı sunan iki isim, Lewis Henry Morgan ve Friedrich Engels olmuştur. Morgan’ın Eski Toplum adlı eseri ve Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı çalışması, özellikle aile yapısı ve özel mülkiyetin tarihsel gelişimi üzerine derinlemesine bir analiz sunar. 


Lewis Henry Morgan, 1877 yılında yayımladığı Eski Toplum adlı eserinde, tek-eşli aile biçiminin ortaya çıkışıyla özel mülkiyet arasında bir ilişki olduğunu savunmuştur. Morgan’a göre, toplumların gelişimi sırasında aile yapısı ve mülkiyet ilişkileri arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Morgan, toplumların evriminde tek-eşli aile biçiminin, mülkiyet ilişkilerinin daha belirgin hale gelmesiyle birlikte ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Bu aile yapısı, mülkiyetin korunması ve miras hukukunun oluşması açısından önemli bir dönüm noktasıdır.


Friedrich Engels, Morgan’ın bu tezini alarak kendi tarihsel materyalizm anlayışına uyarlamış ve Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserini kaleme almıştır. Engels’e göre, eski toplumlar ana-soycu bir yapıya sahipti çünkü tek-eşliliğin olmadığı bir toplumda soy, anne üzerinden belirlenmek zorundaydı. Ancak, özel mülkiyetin ve miras hukukunun doğuşuyla birlikte baba-soycu akrabalık kavramı gelişmiştir. Engels, tek-eşliliğin ve baba-soycu akrabalığın ortaya çıkışının, mülkiyetin el değiştirmesini ve mirasın babadan oğula geçmesini sağlamak amacıyla geliştirildiğini savunmuştur.


Engels’e göre, mülkiyetin ve miras hukukunun doğuşu, kadınların toplumsal konumunun değişmesine ve erkeğe bağımlı hale gelmesine yol açmıştır. Bu bağımlılık, Engels’in burjuva evliliği olarak nitelendirdiği, kadının erkeğe tabi olduğu evlilik biçiminde kendini göstermiştir. Engels, bu evlilik biçimini, proletarya yani işçi sınıfı evliliği ile karşılaştırmış ve işçi sınıfı evliliğinin daha eşitlikçi olduğunu savunmuştur.


3.2. BİYOLOJİK TEORİ


Biyolojik teori, devleti bir organizma gibi ele alır. Bu teoriye göre, devletler de insanlar gibi doğar, büyür, olgunlaşır ve nihayetinde ölür. Devleti oluşturan topluluklar, bir organizmanın organlarına benzetilir ve her bir vatandaş, belirli bir görevi olan bir organ gibi tasvir edilir. Platon, bu teorinin en önemli savunucularındandır. "Devlet" adlı eserinde, devleti insan bedenine benzeterek, yöneticilerin beyni, bekçilerin yüreği, üreticilerin ise mideyi temsil ettiğini ileri sürmüştür. Devletin bu organik yapısı, toplumun işleyişini düzenler ve her bir bireyin rolü, bu organizmanın sağlıklı bir şekilde işlemesini sağlar.


Herbert Spencer, toplumsal yapıları bir organizma gibi görerek, toplumların da tıpkı biyolojik organizmalar gibi büyüyüp geliştiğini, karmaşıklaştığını ve adaptasyon süreçlerinden geçtiğini savunur. Spencer’a göre, toplumsal yapılar ne insan üstü güçlerin ne de bireylerin bilinçli iradesinin ürünü değildir; aksine, doğal süreçlerin bir sonucudur. Tıpkı canlı organizmalar gibi toplumlar da zamanla farklılaşır, uzmanlaşır ve hayatta kalabilmek için çevre koşullarına uyum sağlar. Bu bakış açısı, Spencer’ın biyolojik teoriye dayalı toplum anlayışını ortaya koyar.


3.3. TOPLUMSAL SÖZLEŞME TEORİSİ


Toplumsal sözleşme teorisi, devletin insanların akıl ve iradeleriyle oluşturduğu bir sözleşme sonucu ortaya çıktığını savunur. Bu teorinin üç önemli savunucusu vardır: Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau. Hobbes’a göre, insanlar doğal durumda sürekli bir kaos ve savaş hali içindedir. Bu nedenle güvenli bir yaşam sürdürebilmek için haklarını bir kişiye veya kurula devrederek, bu otoritenin koruması altına girmeleri gerektiğini savunur. Locke ise doğal durumu bir barış hali olarak tasvir eder ve güvenlikten ziyade özgürlüğü ön planda tutar. Locke, mülkiyetin korunması ve barışın sürdürülmesi için bir sözleşme yapılmasını önerir. Rousseau ise doğal durumda barış ve eşitliğin hüküm sürdüğünü, ancak özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla bu düzenin bozulduğunu ileri sürer. Bu bozulmaya karşı toplumun bir araya gelerek oluşturduğu sözleşme ile devletin ortaya çıktığını savunur.


“İnsanları yabancıların saldırısından ve birbirlerinin zararlarından koruyabilecek ve, böylece, kendi emekleriyle ve yeryüzünün meyveleriyle kendilerini besleyebilmelerini ve mutluluk içinde yaşayabilmelerini sağlayacak böylesi bir genel gücü kurmanın tek yolu; bütün kudret ve güçlerini, tek bir kişiye veya hepsinin iradesini oyların çokluğu ile tek bir iradeye indirgeyecek bir heyete devretmeleridir. Yani, kendi kişiliklerini taşıyacak tek bir kişi veya bir heyet tayin etmeleri ve, herkesin, bu kişi veya heyetin, ortak barış ve güvenlikle ilgili işlerde yapacağı veya yaptıracağı şeylerin amili olmayı kabul etmesi; ve kendi iradesini o kişi veya heyetin iradesine ve muhakemesini de onun muhakemesine tabi kılmasıdır. Bu onaylamak veya rıza göstermekten öte bir şeydir; herkes herkese, senin de hakkını ona bırakman ve onu bütün eylemlerinde aynı şekilde yetkili kılman şartıyla, kendimi yönetme hakkını bu kişiye veya heyete bırakıyorum demişçesine, herkesin herkesle yaptığı bir ahit yoluyla, hepsinin bir ve aynı kişilikte gerçekten birleşmeleridir."

THOMAS HOBBES


“İnsanları öyle bir noktaya varmış sayalım ki, doğal yaşama halindeyken korunmalarını güçleştiren engeller, diretme güçleriyle, tek tek her kişinin bu durumda kalabilmek için harcayacağı çabalara üstün gelsin. O zaman bu ilkel durum sürüp gidemez artık; insanlar yaşayışlarını değiştirmezlerse yok olup giderler” / “Üyelerinden her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulmalı ki, orada her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun. İşte, toplum sözleşmesinin çözüm yolunu bulduğu ana sorun budur” 

J. J. ROUSSEAU


3.4. EKONOMİK TEORİ


Ekonomik teori, devletin ekonomik kaygılarla kurulduğunu savunur. Friedrich Engels’e göre, devlet, tarihsel süreçte özel mülkiyeti korumak amacıyla ortaya çıkmıştır. Karl Marx ise, dünyanın ekonomik çıkarlar doğrultusunda yönetildiğini ve devletin, ekonomik çıkarlar tarafından belirlendiğini öne sürer. Marksist teoriye göre, toplumda her zaman "sömüren" ve "sömürülen" sınıflar vardır. Sömüren sınıf, elinde bulundurduğu gücü korumak amacıyla bir baskı aracı olarak devleti kullanır. Üretim biçimindeki değişiklikler, devletin şeklini ve yapısını da değiştirir.


Marksizm'e göre devlet, toplumdaki ekonomik ilişkilerin ve çıkarların bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir üst yapı kurumudur. Karl Marx, bu teorinin en önemli isimlerinden biri olarak, devletin ekonomik çıkarlar ve üretim biçimleri tarafından belirlendiğini savunur. Marksist teoriye göre toplum, "alt yapı" ve "üst yapı" olarak ikiye ayrılır. Alt yapı ekonomik yapıyı, üst yapı ise ahlak, hukuk, din gibi ideolojik kurumları içerir. Devlet, bu üst yapı kurumlarından biridir ve amacı, alt yapıya hizmet etmektir. Marx'a göre tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir; egemen sınıf üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutarak sömürü düzenini sürdürür ve bunu yaparken devletin baskıcı gücünü kullanır. Toplumdaki ekonomik yapı değiştikçe devletin yapısı da değişir, çünkü her şey dönemin ekonomik koşullarına göre şekillenir.


3.5. KUVVET TEORİSİ


Kuvvet teorisi, devletin kuvvetlilerin zayıfları ezmek amacıyla kurulan bir aygıt olduğunu savunur. Bu teoriye göre, fetihler ve zaferler, kuvvetlilerin hakimiyetini tesis eder ve bu hakimiyet, mağlup edilen topluluklara tahakküm yoluyla kabul ettirilir. Devlet, bu kuvvetlilerin çıkarlarını koruma amacıyla kurulan bir mekanizmadır. Kuvvet teorisi, devletin ortaya çıkışında ve gelişiminde gücün ve tahakkümün rolünü vurgular.


Kuvvet ve mücadele teorisinin düşünürlerinden Franz Oppenheimer bu teorinin ana hatlarını şu şekilde açıklamaktadır: “Devlet, oluşumu sırasında tümüyle, varlığının ilk aşamalarında ise özünde ve neredeyse tümüyle, zafer kazanmış bir insan grubunun, yendikleri üzerindeki egemenliğini bir düzene bağlamak ve kendini içten gelecek ayaklanmalarla dıştan gelecek saldırılara karşı güvenceye almak amacıyla, yendiği gruba zorla kabul ettirdiği bir toplumsal kurumdur. Bu egemenliğin sonul amacı, yenilenlerin yenenler tarafından ekonomik alanda sömürülmesinden başka bir şey değildir”


Leon Duguit, kuvvet ve mücadele teorisini savunan bir hukukçu olarak devletin kökeni ve yapısı üzerine önemli fikirler geliştirmiştir. Duguit’e göre, devletin ortaya çıkışı, toplum içindeki politik farklılaşmanın bir sonucudur. Bu farklılaşma, toplumun yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayrılmasıyla başlamış ve zamanla derinleşmiştir. Politik farklılaşma, yani toplumsal yapının yönetici bir sınıf ile yönetilen bir sınıf arasında belirginleşmesi, Duguit’nin düşüncesinde devletin temellerini oluşturur.


Duguit, devletin doğuşunu güçlülerin zayıflar üzerinde kurdukları otoriteye dayandırır. Bu süreç, güçlü grupların zayıf olanlar üzerinde egemenlik kurmasıyla şekillenir. Bu bağlamda, devlet, bir tür zorunlu toplumsal düzenlemeyi temsil eder ve bu düzenlemenin temeli güç ilişkilerine dayanır. Devletin ortaya çıkışı, Duguit’e göre, toplumsal bir gereklilikten ziyade, tarihsel ve politik bir süreçtir; zira bu süreç içinde güçlüler, zayıflar üzerinde egemenlik kurarak kendi çıkarlarını koruma altına almışlardır.


Devletin kökenine dair teoriler, tarihin farklı dönemlerinde ve düşünce akımlarında çeşitli şekillerde ele alınmıştır. Aile, biyolojik, toplumsal sözleşme, ekonomik ve kuvvet teorileri, devletin nasıl oluştuğu ve işlediği konusunda farklı perspektifler sunar. Bu teoriler, devletin tarihsel, sosyal, ekonomik ve politik dinamiklerini anlamak için önemli araçlar sağlar. Devletin kökeni üzerine yapılan bu tartışmalar, bugünün devlet yapıları ve toplumsal ilişkileri hakkında derinlemesine bir anlayış geliştirmemize yardımcı olur.


KAYNAKÇA

1. PLATON - DEVLET

2. FRANZ OPPENHEİMER - DEVLET

3. F. ENGELS - AİLENİN, ÖZEL MÜLKİYETİN VE DEVLETİN KÖKENİ

4. LEWİS MORGAN - ESKİ TOPLUM 

5. NEŞE TOKU - KLASİK VE MODERN DEVLET

6. KARL MARX - EKONOMİ POLİTİĞİN ELEŞTİRİSİNE KATKI 

7. SERHAT DÜVENCİ - DEVLETİN KÖKEN TEORİLERİ AÇISINDAN DEVLETİ DOĞURAN ETMENLER: ÇEŞİTLİ UYGARLIKLAR VE TOPLULUKLAR ÜZERİNDEN BİR DEĞERLENDİRME

8. THOMAS HOBBES - LEViATHAN

9. JEAN-JAQUES ROUSSEAU - TOPLUM SÖZLEŞMESİ


EK OKUMALAR

1. POGGİ GİANFRANCO - MODERN DEVLETİN GELİŞİMİ: SOSYOLOJİK BİR YAKLAŞIM (ÇEVİRİ: ŞULE KUT, BİNNAZ TOPRAK)

2. BOB JESSOP - DEVLET TEORİSİ: KAPİTALİST DEVLETİ YERİNE OTURTMAK (ÇEVİRİ: AHMET ÖZCAN)

3. MARTİN CARNOY - DEVLET VE SİYASET TEORİSİ (ÇEVİRİ: SİMTEN ÇOŞAR, MEHMET YETİŞ, AYKUT ÖRKÜP

4.NİCCOLO MACHİAVELLİ - PRENS (ÇEVİRİ: KEMAL ATAKAY)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MARAŞ, ÇORUM, SİVAS: SİYASAL İSLAM'IN KIRIK AYNALARINDA TÜRKİYE'NİN YARALARI

VİDEO AÇIKLAMA: LEMAN DERGİSİNE YAPILAN SALDIRIDA ATILAN; KAHROLSUN LAİKLİK, YAŞASIN ŞERİAT SLOGANLARI Türkiye Cumhuriyeti'nin modernleşme yolculuğu, derin toplumsal kırılmalar ve acılarla doludur. Maraş (1978), Çorum (1980) ve Sivas (1993) katliamları, bu kırılmaların en kanlı, en vahşi ve en travmatik tezahürleridir. Bu olaylar, sadece dönemlerinin şiddet patlamaları değil, aynı zamanda Türkiye'deki siyasal İslam'ın karmaşık, çok katmanlı ve rahatsız edici gerçekliğini anlamak için kırık aynalardır. Bu aynalara bakmak, tarihsel ve sosyolojik bir zorunluluktur. Yaralarımızla yüzleşmezsek, geleceği inşa edemeyiz. SOĞUK SAVAŞIN KARANLIK ÇOCUKLARI: MARAŞ VE ÇORUM Maraş ve Çorum, Soğuk Savaş'ın Türkiye'yi kasıp kavurduğu, sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı, devletin "kontrgerilla" stratejileriyle iç içe geçtiği bir dönemin ürünüdür. Bu katliamlar, salt "dini" motivasyonlu olmaktan çok, "Türk-İslam Sentezi" ideolojisi etrafında şekillenen a...

ORTA DOĞU’DA SAVAŞIN YENİ PERDESİ: EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN KARANLIK GÖLGESİ

İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği son saldırılar, yalnızca güncel bir kriz değil, aynı zamanda yaklaşık bir asırlık emperyalist dizaynın yeni bir evresidir. Bu saldırılar, bölge halklarının kaderini belirleyen tarihsel mücadelelerin, sömürünün ve direnişin bugünkü yansımasıdır. Savaş uçaklarının gölgesinde saklanan asıl mesele, enerji kaynaklarının, siyasal rejimlerin ve toplumsal yapının yeniden dizaynıdır. Bu dizaynı gerçekleştiren güçler de bellidir: Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi.  TARİHSEL ARKA PLAN: EMPERYALİZM VE SİYONİZM ORTAKLIĞI İsrail’in 1948’de kuruluşundan bu yana bölgede oynadığı rol, yalnızca Yahudi halkının bir devlet kurma hikayesi değildir. İsrail, Ortadoğu’da emperyalizmin ileri karakolu olarak örgütlenmiştir. İngiltere’den devralınan bu rol, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin küresel hegemonya hedefleri doğrultusunda şekillenmiş ve İsrail, Amerikan askeri-siyasi çıkarlarının bölgesel uygulayıcısı haline gelmiştir. İsrail’in Filistin ...

6 - 7 EYLÜL 1955: KIRILAN CAMLARIN ARDINDA KALAN SESLER

Tarih bazen yalnızca kitaplardaki satırlarda kalmaz; hala sokaklarda, evlerde ve insanların belleğinde yaşar. 6-7 Eylül 1955 Pogromu, İstanbul’un çokkültürlü yapısına derin bir yara açmış ve o yarayı tanıkların anlatıları hala dile getirir. İşte o gecenin tanıkları...  Rum Esnafın Hatırası “Babamın Beyoğlu’nda küçük bir dükkanı vardı. O gece camlar kırıldığında, komşularımızdan biri bizi evine aldı. ‘Korkmayın, ben buradayım’ dedi. Ama kalabalık büyüdükçe onun da yüzü soldu. Ertesi sabah dükkana indiğimizde raflarda hiçbir şey yoktu. Malları değil, babamın emeğini çalmışlardı. Babam sustu, uzun süre konuşmadı. Birkaç yıl sonra da Yunanistan’a gitmeye karar verdi. Biz İstanbul’u değil, İstanbul bizi kaybetti.” Ermeni Kadının Gözünden “Evimizin penceresinden aşağıyı seyrediyordum. Ellerinde bayraklarla gelen kalabalığı gördüm. Çocuklarımı odalarına sakladım. Kapımıza vuruldu, dualar ettim. Sonra komşumuz Mehmet Bey çıktı, ‘Burası Müslüman evidir’ diye bağırdı. Belki de hayatımızı o k...