Bugün hala neden konuşamıyoruz? Bu soru, yalnızca bir merak değil, bir vicdan muhasebesidir. Konuşmak, geçmişi diriltmekle kalmaz; bugünün yaralarını da deşer. Çünkü konuşulduğunda, herkes kendi rolünü sorgulamak zorunda kalır: "Ben neredeydim?" Bu soru, birçok insanın kaçındığı bir aynadır. İnkar, toplumumuzda bir savunma mekanizması olmuş; "Ama hepsi öyle değildi" savunmasıyla olaylar küçültülmüş, sessizlik ise zamanla masumiyet kazanmıştır. Oysa sessizlik, en büyük suç ortağıdır. Hatırlatmak isteyenler suçlanır, rahatsız olan vicdanlar ise susturulur.
Bu sessizliğin kökü derinlerde yatıyor. Adalet yerine unutmayı tercih ettik. Devlet özür dilemedi, sorumlular hesap vermedi; toplum da bu rahatlığa sığındı. Rahatlayan vicdanlar, yeni acılara kapı araladı. Her hatırlatma "bölücülük" ya da "karıştırma" olarak etiketlendi. Halbuki karışan ülke değil, bastırılmış hafızalardır. Rahatsızlık duyanlar, genellikle suçlananlar değil; hatırlayanlardır.
Masum olduğunu düşünen bir vicdan bile, geçmişle yüzleşmeden gerçekten masum kalamaz. Korku, suskunluktan doğar.
Mesele yalnızca Maraş değildi; o, bir zincirin halkasıydı.1978'de Kahramanmaraş'ta başlayan ve günlerce süren saldırılarda, resmi rakamlara göre 111'den fazla insan öldü, yüzlerce ev yakıldı, binlerce kişi göç etmek zorunda kaldı. Alevi mahalleleri hedef alındı, söylentilerle kışkırtılan kalabalıklar vahşi yöntemler kullandı.
Bu, kendiliğinden bir öfke patlaması değildi; yıllar sonra bile benzer biçimde tekrar eden bir provokasyon düzeniydi.
Bu kadar benzerlik, tesadüf değildir.
Benzer senaryo, 1980'de Çorum'da tekrarlandı: Alevi mahalleleri işaretlendi, saldırılar aylarca sürdü, resmi rakamlara göre 57 kişi öldü, göç dalgası yaşandı.
Bu tekrar, hafızasızlığın sonucudur. Zincir burada kırılmadı.
1993'te Sivas'ta, Madımak Oteli'nde aydınlar, sanatçılar ve vatandaşlar kuşatıldı, otel yakıldı; çoğunluğu Alevi 33 aydın ile 2 otel görevlisi olmak üzere 35 kişi hayatını kaybetti. Devlet güçleri yine geç müdahale etti, "provokasyon" denildi.
1995'te İstanbul Gazi Mahallesi'nde kahvehaneler tarandı, protestolara ateş açıldı; olaylar Ümraniye'ye sıçradı, toplam 22 kişi hayatını kaybetti.
Her seferinde aynı bahaneler: "Kontrolden çıktı", "münferit olay". Oysa bu bir sistemdi: Hedef gösterme, kışkırtma, şiddet ve cezasızlık.
Bu zincir, cezasızlığın ürünüdür. Maraş'ta hesap sorulmadığı için Çorum oldu; Çorum unutulduğu için Sivas yaşandı; Sivas konuşulamadığı için Gazi tekrar etti. Her halka, bir sonrakini mümkün kıldı.
Mesele geçmiş acılar değil; aynı zihniyetin hala canlı olmasıdır. İnsanları kimlikleri üzerinden "biz" ve "onlar" diye bölen dil değişmedikçe, yeni bahaneler her zaman bulunur.
Peki, neden yüzleşmiyoruz? Çünkü yüzleşme, rahatımızı bozar. Unutmak kolaydır; hatırlamak ise sorumluluk getirir. Toplum olarak sessizliği seçtik, çünkü sessizlik bizi suçlu hissettirmez. Ama bu sessizlik, yeni acılara zemin hazırlar.
Gerçek barış, hakikati kabul etmekten geçer: Özür dilemekten, sorumluları yargılamaktan, hafızayı canlı tutmaktan.
Bu yazı, insanları tahrik ve rahatsız etmek için değil; düşündürmek için yazıldı. Rahatsız olan varsa, sorsun kendine: Bu rahatsızlık nereden geliyor? Korku, suçtan değil; suskunluktan doğar.
Zinciri kırmak için konuşmak zorundayız. Unutmak, tekrarı davet eder; yüzleşmek ise geleceği kurtarır. Bugün konuşamazsak, yarın yine aynı soruyu soracağız: Neden hala sessiziz?
Yorumlar
Yorum Gönder