03.01.2026/14:02/21:03
"YERLİ İŞBİRLİKÇİLERE... "
Tarihin en büyük ironilerinden biri şudur: En çok “barış” söylemini kullananlar, dünyayı en fazla kana bulayanlar olmuştur. ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı, bu ironinin en güncel ve en çıplak örneğidir. “Uluslararası hukuk”, “demokrasi” ve “barış” söylemleriyle hareket ettiğini iddia eden ABD, çıkarları tehdit edildiği anda hukuku da demokrasiyi de bombalarla yerle bir etmektedir. Venezuela’ya yönelik bu saldırı, münferit bir “güvenlik” ya da “uyuşturucuyla mücadele” operasyonu değil; emperyalizmin süreklilik arz eden siyasetinin yeni bir halkasıdır.
Emperyalizm yalnızca askeri müdahaleyle sınırlı değildir. Önce ekonomik ambargolar devreye sokulur, ardından diplomatik kuşatma gelir. İçeride muhalefet örgütlenir, medya eliyle “meşruiyet” üretilir. Tüm bu yöntemler sonuç vermediğinde ise son perde açılır: Bombalar konuşur. Venezuela örneği, bu senaryonun neredeyse ders kitabı niteliğindedir. Boyun eğmeyen, kaynaklarını küresel sermayenin sınırsız kullanımına açmayan her ülke, sistem tarafından “tehdit” ilan edilir.
Irak’ta “kitle imha silahları”, Yugoslavya’da “insani müdahale”, Libya’da “demokrasi”, İran’da “nükleer tehdit”… Gerekçeler değişir, coğrafyalar değişir; ancak saldırgan aynı kalır. Ortadoğu’nun harabeye dönmesi, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve sayısız sivilin katledilmesi, emperyalizmin bilançosudur. Bugün Venezuela, yarın İran ya da başka bir ülke… Emperyalist düzen, varlığını sürdürebilmek için sürekli yeni düşmanlara ihtiyaç duyar.
Asıl trajedi ise saldırganın küstahlığından çok, bu küstahlığa alkış tutanların varlığıdır. Savaş politikalarıyla anılan liderlerin “barış ödülleriyle” onurlandırılması, çağımızın en derin ahlaki çöküşlerinden biridir. Savaşı meşrulaştırmak için kurum isimleriyle oynayan bir zihniyetin, Nobel Barış Ödülü gibi sembolik bir değeri propaganda aracına dönüştürmesi tesadüf değildir. Daha da vahimi, bu ikiyüzlülüğe itiraz etmek yerine sevinç duyan, tebrik eden ve suskun kalan siyasetçilerdir.
Emperyalizmin en tehlikeli yönü, yalnızca bombaları değil; zihinleri de hedef almasıdır. “Bizden uzakta olan bizi ilgilendirmez” düşüncesi, bu düzenin en büyük yanılsamasıdır. Oysa tarih defalarca göstermiştir ki, bir yerde susulan zulüm, başka bir yerde daha yıkıcı biçimde geri döner. Bugün Venezuela’ya atılan bombalar, yarın başka bir coğrafyanın kapısını çalabilir. Hiçbir ülke emperyalist iştah karşısında mutlak güvende değildir.
Bu nedenle Venezuela halkıyla ve emperyalist kıskaç altındaki ülkelerin halklarıyla dayanışma, yalnızca bir dış politika meselesi değil; evrensel bir adalet ve barış meselesidir. Emperyalizme karşı çıkmak, herhangi bir hükümeti koşulsuz savunmak değil; halkların iradesine ve egemenliğine saygı talep etmektir. Gerçek barış, savaş uçaklarıyla değil; eşitlikle, adaletle ve dayanışmayla inşa edilir.
HAFIZA-İ BEŞER: EMPERYALİZMİN BİTMEYEN SAVAŞI
Emperyalizm her dönem kendisini yeni kavramlarla gizler; ancak özü değişmez. “Demokrasi”, “özgürlük”, “insani müdahale” ve “barış” söylemleri, çoğu zaman savaş uçaklarının gürültüsünü bastırmak için kullanılan maskelerdir. ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı, bu maskenin bir kez daha düşmesidir. Ancak bu saldırı tekil bir olay değildir; Irak’tan Yugoslavya’ya, Libya’dan Suriye’ye, Filistin’den Ukrayna’ya uzanan uzun bir yıkım zincirinin parçasıdır.
Irak’ın işgali, bu politikanın en kanlı örneklerinden biridir. “Kitle imha silahları” yalanıyla başlatılan savaş, bir ülkeyi yerle bir etmiş; milyonlarca insanın ölümüne ve göçüne yol açmıştır. İşgal sonrası Irak, bilinçli biçimde mezhepsel ve etnik olarak bölünmüş, istikrarsızlık kalıcı hale getirilmiştir. Emperyalizm için önemli olan halkların yaşamı değil; ülkelerin kontrol edilebilir hale gelmesidir.
Yugoslavya’nın parçalanması, böl-parçala-yönet siyasetinin Avrupa’daki yansımasıdır. NATO bombardımanı “insani müdahale” olarak sunulmuş, birlikte yaşam kültürü hedef alınmıştır. Libya’da ise “diktatörü devirmek” bahanesiyle yapılan müdahale, ülkeyi silahlı grupların ve yabancı güçlerin nüfuz alanına dönüştürmüş, geriye devletsiz bir coğrafya bırakmıştır.
Suriye savaşı, emperyalizmin vekâlet savaşlarındaki ustalığını gözler önüne sermiştir. Küresel ve bölgesel güçlerin çatışma alanına çevrilen ülkede milyonlarca insan yerinden edilmiş, yüz binlercesi hayatını kaybetmiştir. Filistin meselesi ise emperyalizmin seçici “insan hakları” anlayışını tüm çıplaklığıyla teşhir etmektedir.
Ukrayna-Rusya savaşı, büyük güçlerin jeopolitik hesaplarında halkların nasıl piyon haline getirildiğini bir kez daha göstermiştir. Silah şirketleri kazanırken, bedeli halklar ödemektedir.
SONUÇ: EMPERYALİZME KARŞI BARIŞIN TARAFI OLMAK
Irak’ta, Yugoslavya’da, Libya’da, Suriye’de, Filistin’de, Ukrayna’da ve bugün Venezuela’da yaşananlar tesadüf değildir. Bunlar birbirinden kopuk krizler değil; emperyalizmin aynı akılla ve aynı yöntemlerle yürüttüğü sistematik bir yıkım politikasının parçalarıdır.
Bu düzenin en büyük başarısı, savaşı olağanlaştırmasıdır. Ölümleri rakamlara, yıkımı “jeopolitik zorunluluklara”, işgali ise “uluslararası sorumluluklara” dönüştürmesidir. Oysa gerçek değişmez: Emperyalist müdahaleler halklara demokrasi değil yoksulluk, özgürlük değil göç, barış değil bitmeyen savaşlar getirmiştir.
Bu nedenle tarafsızlık bir seçenek değildir. Emperyalizme karşı durmak, herhangi bir yönetimi koşulsuz savunmak değil; halkların yaşama hakkını savunmaktır. Bugün Venezuela’ya yönelik saldırıya sessiz kalanlar, yarın daha büyük felaketlerin zeminini hazırlamaktadır.
Son söz açıktır: Emperyalizme karşı susmak, onun suç ortağı olmaktır.
Barıştan yana olmak, haydutluğa karşı saf tutmayı gerektirir.
Ve bugün safımız bellidir: Ya barbarlık, YA SOSYALİZM!..
Yorumlar
Yorum Gönder