Ana içeriğe atla

DÜNYA ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM SAVAŞINA MI GİDİYOR, YOKSA ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM SAVAŞINI YAŞIYOR MUYUZ?

 "BU BİR KÜRESEL EMPERYALİST PAYLAŞIM SAVAŞI DEĞİLSE NEDİR? "


Dünya, bir kez daha sermayenin krizlerini silahla çözmeye yöneldiği bir eşiğe dayanmış durumda. Emperyalist merkezlerde biriken çelişkiler, pazar daralması, enerji ve hammadde rekabeti; bugün Venezuela’da darbeyle, denizlerde el konulan tankerlerle, Ortadoğu’da mahalleleri hedef alan operasyonlarla dışavuruluyor. Burjuva siyasetinin “güvenlik”, “istikrar” ve “demokrasi” gibi süslü kavramlarla örtmeye çalıştığı bu süreç, gerçekte kapitalist sistemin yeniden paylaşım kavgasıdır. Bu yüzden sorulması gereken soru, dünyanın üçüncü emperyalist paylaşım savaşına gidip gitmediği değil; emperyalizmin süreklileştirdiği bu savaş halinin hangi bedellerle ve kimin kanı üzerinden sürdürüldüğüdür.


Burjuva medyası hala temkinli: “Gerilim”, “kriz”, “bölgesel çatışma”… Oysa yaşananlar, Lenin’in yüz yıl önce tarif ettiği emperyalizmin güncellenmiş halidir. Sermaye birikiminin tıkandığı, pazarların daraldığı, enerji ve hammadde kaynaklarının yeniden paylaşılmak istendiği her tarihsel dönemde olduğu gibi bugün de silahlar konuşuyor. Sadece savaşın adı konulmuyor.


ABD’nin Venezuela’ya saldırısı ve Maduro’nun esir alınması bir “demokrasi müdahalesi” değildir; petrolün ve siyasal bağımsızlığın gaspıdır. Latin Amerika bir kez daha arka bahçe ilan edilmiştir. Küba ve Kolombiya’nın sıradaki hedefler olarak telaffuz edilmesi, Monroe Doktrini’nin 21. yüzyıldaki kanlı devamıdır. Emperyalizm, krize girdiğinde ilk refleksini yine güney yarımkürede gösterir.


Trump’ın “Grönland bize lazım, gerekirse askeri güç kullanırız” sözleri ise artık örtme ihtiyacı bile duyulmayan bir yağma ilanıdır. Kapitalist merkezler için coğrafya, üzerinde yaşayan halklarla değil; yeraltı kaynakları, ticaret yolları ve askeri üs potansiyeliyle anlamlıdır. Toprak bir metadır, devletler şirket, ordular ise tahsilat memuru.


Denizlerde yaşananlar bu gerçeği daha da çıplak hale getiriyor. Uluslararası sularda Rus gemisine baskın yapılması, Çin’e petrol taşıyan Venezüella tankerine el konulması… Bu, hukukun değil sermayenin egemenliğidir. Serbest piyasa masalı burada biter. Çünkü kapitalizm, yalnızca kar ettiğinde “serbest”, krize girdiğinde ise zor aygıtıdır.


Ortadoğu’da yaşananlar da bu zincirin halkasıdır. İran’daki iç karışıklıklar, İsrail ile Şam yönetimi arasındaki diplomasi oyunları ve hemen ardından Halep’te Kürt mahallelerine yönelen operasyonlar… Emperyalist sistem, halkları birbirine kırdırarak bölgeyi yönetir. Etnik, mezhepsel ve ulusal fay hatları, büyük güçlerin elinde ucuz birer mühimmat haline gelir. Bedeli ise her zamanki gibi işçiler, yoksullar ve yerinden edilen milyonlar öder.


Burada sorulması gereken soru şudur: Dünya üçüncü emperyalist paylaşım savaşına mı gidiyor? Yanıt daha rahatsız edici: Kapitalizm zaten sürekli küresel bir savaş halidir.


Bugün savaşlar ilan edilmiyor çünkü sermaye için süreklidir. Bir yerde darbe olur, başka yerde ambargo; bir coğrafyada işgal, diğerinde iç savaş… Hepsi aynı sistemin farklı yüzleridir. Silah tekelleri kazanır, enerji şirketleri kazanır, finans kapital büyür. Ölenler ise istatistiktir.


Burjuva siyasetçileri “barış”tan söz ederken, silah bütçeleri rekor kırıyor. Diplomasi masaları kurulur kurulmaz yeni cepheler açılıyor. Çünkü bu sistem barış üretemez. Kapitalizm için barış, karsızlıktır.


Dolayısıyla mesele üçüncü emperyalist paylaşım savaşının başlayıp başlamadığı değil; ezilenlerin bu savaşı ne zaman fark edeceğidir. Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Emperyalist savaşları durduran şey ne diplomatik bildiriler ne de uluslararası hukuk metinleridir. Onları durduran tek güç, örgütlü halkların direnişidir.


Bugün yaşananlar bir “savaş ihtimali” değil, çürümüş bir düzenin son çırpınışlarıdır. Ve bu düzen, ya dünyayı ateşe vererek ayakta kalmaya çalışacak ya da kendi mezarını kazacaktır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MARAŞ, ÇORUM, SİVAS: SİYASAL İSLAM'IN KIRIK AYNALARINDA TÜRKİYE'NİN YARALARI

VİDEO AÇIKLAMA: LEMAN DERGİSİNE YAPILAN SALDIRIDA ATILAN; KAHROLSUN LAİKLİK, YAŞASIN ŞERİAT SLOGANLARI Türkiye Cumhuriyeti'nin modernleşme yolculuğu, derin toplumsal kırılmalar ve acılarla doludur. Maraş (1978), Çorum (1980) ve Sivas (1993) katliamları, bu kırılmaların en kanlı, en vahşi ve en travmatik tezahürleridir. Bu olaylar, sadece dönemlerinin şiddet patlamaları değil, aynı zamanda Türkiye'deki siyasal İslam'ın karmaşık, çok katmanlı ve rahatsız edici gerçekliğini anlamak için kırık aynalardır. Bu aynalara bakmak, tarihsel ve sosyolojik bir zorunluluktur. Yaralarımızla yüzleşmezsek, geleceği inşa edemeyiz. SOĞUK SAVAŞIN KARANLIK ÇOCUKLARI: MARAŞ VE ÇORUM Maraş ve Çorum, Soğuk Savaş'ın Türkiye'yi kasıp kavurduğu, sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı, devletin "kontrgerilla" stratejileriyle iç içe geçtiği bir dönemin ürünüdür. Bu katliamlar, salt "dini" motivasyonlu olmaktan çok, "Türk-İslam Sentezi" ideolojisi etrafında şekillenen a...

ORTA DOĞU’DA SAVAŞIN YENİ PERDESİ: EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN KARANLIK GÖLGESİ

İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği son saldırılar, yalnızca güncel bir kriz değil, aynı zamanda yaklaşık bir asırlık emperyalist dizaynın yeni bir evresidir. Bu saldırılar, bölge halklarının kaderini belirleyen tarihsel mücadelelerin, sömürünün ve direnişin bugünkü yansımasıdır. Savaş uçaklarının gölgesinde saklanan asıl mesele, enerji kaynaklarının, siyasal rejimlerin ve toplumsal yapının yeniden dizaynıdır. Bu dizaynı gerçekleştiren güçler de bellidir: Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi.  TARİHSEL ARKA PLAN: EMPERYALİZM VE SİYONİZM ORTAKLIĞI İsrail’in 1948’de kuruluşundan bu yana bölgede oynadığı rol, yalnızca Yahudi halkının bir devlet kurma hikayesi değildir. İsrail, Ortadoğu’da emperyalizmin ileri karakolu olarak örgütlenmiştir. İngiltere’den devralınan bu rol, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin küresel hegemonya hedefleri doğrultusunda şekillenmiş ve İsrail, Amerikan askeri-siyasi çıkarlarının bölgesel uygulayıcısı haline gelmiştir. İsrail’in Filistin ...

6 - 7 EYLÜL 1955: KIRILAN CAMLARIN ARDINDA KALAN SESLER

Tarih bazen yalnızca kitaplardaki satırlarda kalmaz; hala sokaklarda, evlerde ve insanların belleğinde yaşar. 6-7 Eylül 1955 Pogromu, İstanbul’un çokkültürlü yapısına derin bir yara açmış ve o yarayı tanıkların anlatıları hala dile getirir. İşte o gecenin tanıkları...  Rum Esnafın Hatırası “Babamın Beyoğlu’nda küçük bir dükkanı vardı. O gece camlar kırıldığında, komşularımızdan biri bizi evine aldı. ‘Korkmayın, ben buradayım’ dedi. Ama kalabalık büyüdükçe onun da yüzü soldu. Ertesi sabah dükkana indiğimizde raflarda hiçbir şey yoktu. Malları değil, babamın emeğini çalmışlardı. Babam sustu, uzun süre konuşmadı. Birkaç yıl sonra da Yunanistan’a gitmeye karar verdi. Biz İstanbul’u değil, İstanbul bizi kaybetti.” Ermeni Kadının Gözünden “Evimizin penceresinden aşağıyı seyrediyordum. Ellerinde bayraklarla gelen kalabalığı gördüm. Çocuklarımı odalarına sakladım. Kapımıza vuruldu, dualar ettim. Sonra komşumuz Mehmet Bey çıktı, ‘Burası Müslüman evidir’ diye bağırdı. Belki de hayatımızı o k...