Ana içeriğe atla

EPSTEİN VAKASI IŞIĞINDA KAPİTALİST SİSTEMİN ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜ

Jeffrey Epstein vakası, kapitalizmin artık “sistematik bir yozlaşma” değil, doğrudan çürümüşlük olduğunu suratımıza çarpıyor. Bu adam, milyarlarca dolarlık servetiyle, reşit olmayan kız çocuklarını sistematik olarak avlayıp elitlerin cinsel sömürü ağına sundu ve neredeyse yirmi yıl boyunca neredeyse hiç dokunulmadı. 2008’de aldığı sözde “ceza” tam bir tiyatro: 13 ay hapis, bunun da çoğu evde, gündüzleri serbestçe dışarı çıkarak geçirilen bir “hapis”. Bu, sıradan bir insanın ömür boyu hapis yiyeceği bir suç için değil; bu, paranın ve bağlantıların adaleti satın aldığı bir düzenin açık ilanıydı.


Epstein’ın yükselişi ve korunması tesadüf değil, sistemin DNA’sında yazılı. Wall Street’ten vergi cennetlerine, offshore hesaplara, özel adalara uzanan bu yol, neoliberal kapitalizmin kutsal yol haritasıdır: Serveti gizle, vergiden kaç, gücü satın al, suç işlediğinde de “anlaşma” yap. Epstein bu yolun yalnızca bir yolcusu değildi; aynı zamanda sistemin en iğrenç meyvesiydi. Bill Clinton’lar, Donald Trump’lar, Bill Gates’ler, prensler, bilim insanları, medya patronları… Hepsi aynı çarkın içinde dönüyordu. Bazıları adayı ziyaret etti, bazıları jetine bindi, bazıları hediyeler aldı, bazıları da sessiz kaldı. Ortak payda: Sessiz ortaklık.


Kapitalizm artık “fırsat eşitliği” ya da “rekabet” vaadi sunmuyor; sunduğu şey dokunulmazlık hiyerarşisi. En tepedeki yüzde 0.01’lik kesim, kendi aralarında bir tür mafya sözleşmesi yapmış durumda: Birbirimizi ifşa etmeyelim, çünkü hepimiz aynı pisliğin içindeyiz. Epstein belgeleri bunu çıplak gözle gösteriyor: Bu insanlar birbirini suçlamıyor, birbirini koruyor. Birbirlerinin sapkınlıklarını biliyorlar ve yine de birlikte fotoğraf çektiriyorlar, aynı partilere katılıyorlar, aynı vakıflara bağış yapıyorlar.


Adalet sistemi mi? O da bu çarkın en aşağıda çalışan dişlisi. Normal bir insan Epstein’ın yaptıklarının onda birini yapsa, ömür boyu hücrede çürürdü. Ama Epstein için özel savcılar, özel anlaşmalar, özel hapishane koşulları, hatta “intihar” denilen özel bir ölüm senaryosu hazırlandı. Alex Acosta’nın “bana yukarıdan gelen talimat” ifadesi, aslında tüm sistemin özetidir: Yukarıdakiler dokunulmazdır, aşağıdakiler ise harcanabilir.


Epstein’ın adası, özel uçağı, malikaneleri… Bunlar sadece lüks değil; kapitalizmin sömürü ve istismarın tatil köyü haline geldiğinin kanıtıdır. İnsan ticareti burada bile “hizmet sektörüne" dönüşmüştür. En zayıf, en savunmasız olanlar –çoğunlukla reşit olmayan kız çocukları– en güçlülerin arzularını karşılamak için meta haline getirilmiştir. Bu, kapitalizmin nihai mantığıdır: Her şey satılıktır. Vicdan da, çocuk da, adalet de.


Ve en iğrenç olan ne biliyor musunuz? Sistem hala çalışıyor. Epstein öldü (ya da öldürüldü), belgeler sızdı, isimler okundu, birkaç kişi utandı… ve sonra? Hiçbir şey. Hiçbir üst düzey isim gerçekten yargılanmadı. Hiçbir büyük servet el konulmadı. Hiçbir offshore yapı dağılmadı. Sistem, kendi çürümüşlüğünü ifşa eden bir skandaldan bile sıyrılmayı biliyor. Çünkü bu düzen, skandallardan besleniyor: Şok oluyoruz, öfkeleniyoruz, sonra unutuyoruz. Ve o sırada aynı mekanizma yeni Epstein’lar, yeni adalar, yeni kurbanlar üretiyor.


Epstein vakası bize şunu haykırıyor: Kapitalizm artık kurtarılabilir bir sistem değil. Reform lafları, “daha şeffaf düzenlemeler”, “zenginlerden vergi alma” masalları… Hepsi oyalama taktiği. Bu düzen, eşitliği değil eşitsizliğin kurumsallaşmasını amaçlıyor. En tepedekilerin dokunulmazlığını, en alttakilerin ise tamamen harcanabilir olmasını garanti altına alıyor.


Değişim istiyorsak, “düzeltmekten" değil, yıkmaktan bahsetmeliyiz. Çünkü bu çürümüşlük, sistemin arızası değil; ta kendisidir. Epstein sadece bir isimdi. Asıl skandal ise hala ayakta duran bu iğrenç düzenin adıdır: Kapitalizm.


En acı veren gerçek şu: Epstein skandalı patlak verdiğinde, sistemin çarkları bir an bile durmadı. Aksine, daha hızlı döndü. Skandalı örtbas etmek için kullanılan mekanizmalar bile kapitalizmin ne kadar sofistike bir koruma ağı kurduğunu gösteriyor. Medya patronları kendi arkadaşlarını, vakıf yöneticileri kendi bağışçılarını, akademisyenler kendi bağış verenlerini, politikacılar kendi sponsorlarını korudu. Hepsinin ortak bir korkusu vardı: Eğer biri gerçekten düşerse, domino etkisiyle hepsi düşebilir.


Bu yüzden Epstein’ın “intiharı” o kadar kullanışlı oldu. Resmi anlatı hazırdı: Zengin pedofil, vicdan azabından kendini astı. Deliller yok edildi, gardiyanlar uyudu, kameralar çalışmadı, otopsi tartışmalı kaldı… ve herkes rahat bir nefes aldı.


Çünkü asıl sorular sorulmasın istendi:

“Bu adamı bu kadar güçlü kılan kimdi?”

“Bu adamı bu kadar uzun süre koruyan kimdi?”

“Bu adamın listesinde adı geçen herkes neden hala özgürce geziyor?”


Kapitalizm, bu soruları sordurtmamak için tasarlanmış bir makinedir. Soru soranları ya satın alır, ya itibarsızlaştırır, ya da susturur. Epstein belgeleri yayınlandığında bile, ana akım medyada en çok konuşulan şey “komplo teorileri” oldu. Gerçek skandalı konuşmak yerine, skandalı konuşanları deli ilan etmek çok daha kolay ve çok daha ucuz. Ve işte kapitalizmin en iğrenç başarısı: Normalleştirmek.


Çocuk istismarı, insan ticareti, şantaj, rüşvet, vergi kaçakçılığı… Bunların hepsi artık “elitlerin dünyasının bir parçası” olarak kabul ediliyor. “Zenginler farklı kurallara tabi” cümlesi, öfke değil, bir kabullenme ifadesi haline geldi. İnsanlar artık “elbette öyle şeyler olur” diye omuz silkiyor. Bu kabullenme, sistemin en büyük zaferi.


Epstein sadece bir sembol değil; kapitalizmin aynasıdır. Servet yoğunlaştıkça ahlak erozyona uğrar. Güç merkezileştikçe hesap verebilirlik ortadan kalkar. Elitler birbirine bağlandıkça, geri kalan herkes harcanabilir hale gelir.


Bugün hala aynı adalarda, aynı jetlerde, aynı malikanelerde aynı şeyler oluyor. Yeni Epstein’lar var. Yeni kurbanlar var. Yeni “anlaşmalar” var. Yeni sessiz ortaklıklar var. Farklı isimler, aynı sistem.


Peki biz ne yapıyoruz?

Öfkeleniyoruz, tweet atıyoruz, birkaç hashtag trend oluyor, sonra unutuyoruz. Sistem de tam olarak bunu bekliyor: kısa süreli öfke, uzun süreli uyku. Değişim, öfkeyi unutmamaktan geçiyor.


Ama öfkeyi unutmamak yetmez. O öfkeyi, bu çürümüş düzeni kökünden hedef alacak bir güce dönüştürmek gerekiyor.


Epstein’ın hikayesi bize şunu öğretti: Bu düzen, kendi kendini düzeltemez. Çünkü düzeltilmek istemiyor. Düzeltilmek, onun sonu demek.


O yüzden ya bu sistemi olduğu gibi kabul edeceğiz —ve yeni Epstein’ların, yeni kurbanların döngüsüne razı olacağız— ya da gerçekten yıkıcı bir şekilde, gerçekten radikal bir şekilde, gerçekten toplu bir şekilde “yeter” diyeceğiz.


Seçim bu kadar net.

Ve zaman daralıyor.

Karar sizin! 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MARAŞ, ÇORUM, SİVAS: SİYASAL İSLAM'IN KIRIK AYNALARINDA TÜRKİYE'NİN YARALARI

VİDEO AÇIKLAMA: LEMAN DERGİSİNE YAPILAN SALDIRIDA ATILAN; KAHROLSUN LAİKLİK, YAŞASIN ŞERİAT SLOGANLARI Türkiye Cumhuriyeti'nin modernleşme yolculuğu, derin toplumsal kırılmalar ve acılarla doludur. Maraş (1978), Çorum (1980) ve Sivas (1993) katliamları, bu kırılmaların en kanlı, en vahşi ve en travmatik tezahürleridir. Bu olaylar, sadece dönemlerinin şiddet patlamaları değil, aynı zamanda Türkiye'deki siyasal İslam'ın karmaşık, çok katmanlı ve rahatsız edici gerçekliğini anlamak için kırık aynalardır. Bu aynalara bakmak, tarihsel ve sosyolojik bir zorunluluktur. Yaralarımızla yüzleşmezsek, geleceği inşa edemeyiz. SOĞUK SAVAŞIN KARANLIK ÇOCUKLARI: MARAŞ VE ÇORUM Maraş ve Çorum, Soğuk Savaş'ın Türkiye'yi kasıp kavurduğu, sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı, devletin "kontrgerilla" stratejileriyle iç içe geçtiği bir dönemin ürünüdür. Bu katliamlar, salt "dini" motivasyonlu olmaktan çok, "Türk-İslam Sentezi" ideolojisi etrafında şekillenen a...

ORTA DOĞU’DA SAVAŞIN YENİ PERDESİ: EMPERYALİZMİN VE SİYONİZMİN KARANLIK GÖLGESİ

İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği son saldırılar, yalnızca güncel bir kriz değil, aynı zamanda yaklaşık bir asırlık emperyalist dizaynın yeni bir evresidir. Bu saldırılar, bölge halklarının kaderini belirleyen tarihsel mücadelelerin, sömürünün ve direnişin bugünkü yansımasıdır. Savaş uçaklarının gölgesinde saklanan asıl mesele, enerji kaynaklarının, siyasal rejimlerin ve toplumsal yapının yeniden dizaynıdır. Bu dizaynı gerçekleştiren güçler de bellidir: Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi.  TARİHSEL ARKA PLAN: EMPERYALİZM VE SİYONİZM ORTAKLIĞI İsrail’in 1948’de kuruluşundan bu yana bölgede oynadığı rol, yalnızca Yahudi halkının bir devlet kurma hikayesi değildir. İsrail, Ortadoğu’da emperyalizmin ileri karakolu olarak örgütlenmiştir. İngiltere’den devralınan bu rol, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin küresel hegemonya hedefleri doğrultusunda şekillenmiş ve İsrail, Amerikan askeri-siyasi çıkarlarının bölgesel uygulayıcısı haline gelmiştir. İsrail’in Filistin ...

6 - 7 EYLÜL 1955: KIRILAN CAMLARIN ARDINDA KALAN SESLER

Tarih bazen yalnızca kitaplardaki satırlarda kalmaz; hala sokaklarda, evlerde ve insanların belleğinde yaşar. 6-7 Eylül 1955 Pogromu, İstanbul’un çokkültürlü yapısına derin bir yara açmış ve o yarayı tanıkların anlatıları hala dile getirir. İşte o gecenin tanıkları...  Rum Esnafın Hatırası “Babamın Beyoğlu’nda küçük bir dükkanı vardı. O gece camlar kırıldığında, komşularımızdan biri bizi evine aldı. ‘Korkmayın, ben buradayım’ dedi. Ama kalabalık büyüdükçe onun da yüzü soldu. Ertesi sabah dükkana indiğimizde raflarda hiçbir şey yoktu. Malları değil, babamın emeğini çalmışlardı. Babam sustu, uzun süre konuşmadı. Birkaç yıl sonra da Yunanistan’a gitmeye karar verdi. Biz İstanbul’u değil, İstanbul bizi kaybetti.” Ermeni Kadının Gözünden “Evimizin penceresinden aşağıyı seyrediyordum. Ellerinde bayraklarla gelen kalabalığı gördüm. Çocuklarımı odalarına sakladım. Kapımıza vuruldu, dualar ettim. Sonra komşumuz Mehmet Bey çıktı, ‘Burası Müslüman evidir’ diye bağırdı. Belki de hayatımızı o k...